Ender Helvacıoğlu
Dünya 2026 yılında bir sınav verecek. Devletler de halklar da…
Donald Trump, Amerikan küresel burjuvazisinin en gerici ve saldırgan kesiminin temsilcisi bir faşist. Komintern’in 1935 yılındaki 7. Kongresi’nde, Avrupa’da gelişen faşizm tehlikesine karşı politikalar tartışılırken Georgi Dimitrov’un önerdiği faşizm tanımı bilinir: “Finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü”. Üstünden belki 90 yıl geçmiş ama bu tanım Trump’ın ve temsil ettiği sınıfların niteliğini gayet güzel açıklıyor.
2026 yılı ABD emperyalizminin Venezuela’ya saldırısıyla ve devlet başkanı Maduro’yu kaçırma haydutluğuyla başladı. Böyle mi devam edecek? Trump’ın açık açık söylediği gibi Venezuela’nın teslim alınacağı, petrolüne el konulacağı ve sömürgeleştirileceği, Grönland’ın ilhak edileceği, İran rejiminin devrilip yerine Amerikancı bir iktidarın geçirileceği, Kolombiya ve Küba hükümetlerinin devrileceği, Meksika hükümetinin hizaya getirileceği bir yıl mı olacak? Amerikan emperyalizmi ve Trump şovu yılı mı yaşayacağız?
Evet, 2026’nın böyle karanlık bir yıl olma olasılığı var. Ama bence daha güçlü olasılık, 2026’nın Trump yönetimine ve ABD emperyalizmine karşı tepkinin yoğunlaşacağı, örgütleneceği ve aktifleşeceği bir yıl olması.
Şu olguyu unutmamak gerek: Amerikan faşizminin saldırganlığı güçlü olmasından değil, zayıflamasından ve sarsılan hegemonyasını yeniden tesis etme telaşından kaynaklanıyor. Örneğin Nazilerin saldırganlığı, Alman emperyalizminin gerileyen ve zayıflayan bir güç olmasından değil, tersine Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra tekrar toparlanıp ilerleyen ve yeni paylaşım talep eden bir güç olmasından kaynaklanmıştı. Günümüz ABD’sinin konumu böyle değil. Zaten Trump’ın “Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) sloganı da bu durumu ele veriyor. O slogandaki “again” (yeniden) sözcüğü önemli. Eski “güzel” günlerin geride kaldığının ve özlendiğinin itirafıdır bu.
ABD, Çin karşısında ekonomik alanda geriliyor. Tüm uzmanların belirttiği, bu durumun geçici bir eğilim olmadığı, Çin’in on yıllardır istikrarlı biçimde -özellikle kritik ve yüksek teknoloji gerektiren sektörlerde- ABD’yi yakalayıp geçmekte olduğudur. Çin, ABD’nin arka bahçesi sayılan Latin Amerika’da, Afrika’da ve Avrupa’da ABD’yi çok rahatsız eden ekonomik ilişkiler geliştirdi. Yani ABD’nin gerilemesinin ve eski hegemonya gücünü yitirmesinin köklü toplumsal ve ekonomik nedenleri var ve bu eğilim istikrar kazanmış durumda.
ABD bu eğilimi tersine çevirmeye çalışıyor; aslında akıntıya kürek çekiyor. Bunu başarabilmesi için elindeki tek koz askeri gücü. Eski hegemonik konumuna barışçı ve iktisadi yollarla ulaşma imkânı kalmadı. Dolayısıyla tek üstünlüğü olan askeri gücünü telaşla ve pervasızca kullanıyor, çünkü başka çaresi yok. Ya silah zoruyla karşı tarafı (esas olarak Çin’i) sindirecek ve geri çekilmeye zorlayacak ya da daha mütevazı bir konuma razı olacak. Trump yönetimi birinci yolu seçmiş durumda.
Herkesin gördüğü gibi bu politika, savaş coğrafyalarının çoğalması, dünyanın kana bulanması, hatta topyekûn bir savaş tehlikesinin gündeme girmesi sonucunu verecektir, veriyor zaten. Çünkü bu politika bir savaş girdabı yaratıyor; kontrolden çıkabilir ve tüm dünyayı içine çekebilir.
Fakat ikinci bir sonucu daha var: Trump yönetiminin giderek yalnızlaşması, geleneksel müttefiklerini bile yitirmesi. Bu eğilimin sadece dış dünyada değil, ABD içinde de güçlenmesi. Halklar nezdinde ise Trump ve Netanyahu gibiler şimdiden birer nefret objesine dönüştüler; buna Amerikan halkı da dahil. Trump pervasızlığı, insanlığın acı deneyimlerle oluşturduğu bütün değerlere ve kurumlarına da savaş açmış durumda.
Demek istediğimiz, Trump yönetiminin karşısında sadece Çin, Rusya, İran gibi devletler yok; bütün bir insanlık ve yüzlerce yılda oluşmuş değerler ve kurumlar var. Amerikan emperyalizmine teslim olmuş veya kaderini ABD ile birleştirmiş veya Amerikan askeri mekanizması karşısında gözü korkmuş odaklara ve kişilere bu dediklerimiz “hoş ama boş” bir laf olarak gelebilir. Ama öyle olmadığını kısa bir zaman içinde göreceğiz. Trump saldırganlığı, Çin ve Rusya’dan önce, halkların ve halkıyla birleşebilmiş yönetimlerin sert kayasına çarpacaktır. En başta da Amerikan halkının…
Bu direniş, dünyanın topyekûn savaş girdabına çekilmemesi için en büyük dayanağımızdır. İnsanlığın böyle bir şansı var. İkinci Dünya Savaşı öncesinde yoktu. Alman emperyalizmi gelişen bir güçtü, Hitler’in insanlığın belli bir bölümünü etkileyen ideolojisi vardı ve Alman toplumunu hemen hemen tamamen arkasına alabilmişti. Nazi saldırganlığı ancak toplu bir savaş verilerek dizginlenebildi. Trump yönetimi böyle bir güce sahip değil. Dolayısıyla dünyayı kana bulamadan dizginlenebilir. Dünya halklarının anti-Amerikan, anti-emperyalist ve anti-faşist direnişinin güçlenmesi ve birleşmesi savaşı engelleyebilir.
Evet, çok zorlu bir sürece girdi dünya. İnsanlığın bu zorlu sınavdan alnının akıyla çıkması güçlü olasılıktır. Ve bu olasılığın gerçekleşmesi insanlığa yeni ufuklar açabilir. 2026’ya bu umutla ve kararlılıkla giriyoruz.
Bu dünya faşistlere, megalomanlara, pedofillere, manyaklara, soytarılara mı kalacak?
The post 2026’da büyük insanlığın sınavı first appeared on Bilim ve Gelecek.